Son dakika… Macron’u bekleyen büyük sınav! Fransa’da Sarı Yelekliler’den 31 Ekim çağrısı
SERCAN DİNÇ / MİLLİYET.COM.TR –Fransa’da hayat pahalılığı ve yüksek akaryakıt fiyatlarını protesto eden Sarı Yelekliler, 31 Ekim’de Ulusal Meclis ve belediye binaları önünde oturma eylemleri gerçekleştirmeyi planladıklarını açıkladı.
Öğrenci ve işçi sendikalarının da destek verdiği Sarı Yelekliler, hafta sonu ülkenin çeşitli kentlerinde sokağa çıktı. Nantes, Toulouse, Poitiers ve Clermont-Ferrand kentlerinde düzenlenen gösterilerde yaralananlar olduğu bildirildi.

Fransa İçişleri Bakanlığı, 289 ayrı noktada gerçekleştirilen gösterilere 410 bin kişinin katıldığını, olaylarda 53 güvenlik görevlisinin yaralandığını, 75 noktada çıkan yangına müdahale edildiğini ve 24 iş yerinin yağmalandığını belirtti. Öte yandan eyleme katılan 1314 kişinin de gözaltına alındığı bildirildi.
Peki Fransa’da Sarı Yelekliler’in yeniden sokağa çıkması ne anlama geliyor? Macron yönetimi için yeni bir siyasi krizin başlangıcı olabilir mi? İstanbul Aydın Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Canan Tercan, İspanya’daki erken seçim kararını Milliyet.com.tr’ye değerlendirdi.
AVRUPA VE FRANSA AYAKLANMALARINI KARŞILAŞTIRIRSAK ORTAYA NE ÇIKAR?
Dr. Tercan’ın değerlendirmeleri şöyle; Elitist yapı, göçmen uyum politikalarının yetersizliği, bütçedeki önceliklerin halkın talepleri ile orantılı olmaması Fransa’da Macron döneminin sonunu getirdi. Fransa bugun Avrupa’nın küçük örneği, Avrupa’nın pek çok yerinde olduğu gibi halk; mutsuz, umutsuz ve sokakta. Tabiki burada AB politikalarındaki hatalar ve Von Der Leyen kötü yönetiminin etkilerini yadsıyamayız. AB, iyi yönetildiğinde, yani önceliği Avrupa olduğunda ve ilkelerine; adalet, eşitlik ve refah düsturlarına bağlı kalındığında iyi işleyen bir sistem. Ancak, AB Avrupalılardan ziyade, başka ülke ve lobilerin çıkarları önceleyen bir yapıya dönüştüğünde, Avrupalılar da başkaları için çalışan kürek işçilerine döndüler ve sonunda sokaklara döküldüler.

VON DER LEYEN DÖNEMİNDE YÖNETİLEMEDİ
AB devasa bir ekonomi, devasa bir insan yönetim sistemi. Üstelik küresel düzeni temelden etkileyen bir başat. Bu büyük pasta küresel ekonomi, eğitim sağlık, bilim, ahlak, aile, turizm hepsine şekil verecek nitelikte. AB zengin ve duyarlı bir toplum inşa edebilir ya da, Avrupa dışı ülkelerin jeopolitik çıkarlarını, turizm baronlarını, emlak baronlarını, silah baronlarını, farklı lobileri ihya edebilir. İşte Avrupa bu ayrıma girdi. Nasıl mı? Von der Leyen döneminde; Ukrayna Savaşı yönetilemedi, yaptırımlara destek verilerek Avrupa enerji krizine sokuldu, silah tacirleri, aradaki STK’lar ve onlarla çalışan lobiler kısacası savaş ekonomisi kazandı, mülteci krizi ile hem yerinden edilen Ukraynalı hem de ev sahibi ülke vatandaşları mağdur edildi.
Eğitimde ise aileyi itibarsızlaştırılıp, eşcinsellik ilke edinildi. Dahası, okullarda küçük yaştaki bireylere dayatan bu tutumu kabul etmeyen vatandaşlar zorbalandı ve ötekileştirildi, toplum ayrıştırıldı. Pandemi ve Ukrayna savaşı ile ekonomisi zarar gören AB, finansal alt yapısı hazır olmadığı halde iklim politikalarına zorlandı, sanayici ve tüketiciye ağır ekonomik yükler bindirildi ve halkın yaşamı zorlaştı. Avrupalı zorla verebildiği verginin, İsrail’e ve Ukrayna’ya silah olarak gittiğini gördü bu arada, İspanya’da olduğu gibi kendisi de kirasını ödeyemediği için sokağa atıldı. Avrupalı vergisi ile hizmet alamadı; ev tutamadı, çocuğunun okuluna öğretmen atayamadı, hastanelerine yatak alamadı. Kısacası, kendisine hiç ait olmayan savaşların faturalarını ödemek zorunda bırakıldı.
Bu dönemde, Avrupalının refahını öncelemeyen ve Avrupa’dan ziyade Avrupa dışındaki çatışmalara odaklı bir AB yönetimi gördük. Dahası, barışı önceleyen AB tutumunun tersine, İstanbul görüşmelerinde olduğu gibi barışı sabote eden, çatışmaya ve savunma sanayi odaklı bir Avrupa var karşımızda. Bu hali ile AB, adalet, ahlak, eşitlik, refah, hukukun üstünlüğü gibi temel dinamiklerden uzaklaşan güvensiz bir yapıya dönüştü. Yine von Der Leyen döneminde bütünlüğünü kırdı. Eylül ayı İspanya Ceuta krizinde ilk defa kendi içinde ötekileşti ve ayrıştı. AB için artık dağılmanın çanları bu dönemde çalmaya başladı.

MACRON İÇİN GİDİŞ BİLETİ KESİLDİ
Fransa’daki protestolar büyüyor. Aşırı sol öğrencilerin eylemlerini destekliyor. Aşırı sağ Sarı Yeleklileri sahaya sürüyor halk da eklemleniyor artık Macron için bahar seçimlerine kadar dayanmak zor görünüyor.
Aşırı sağ ile aşırı solun ortak hareket etmesi, 2024-2025 hükümet krizlerinde de belirleyici oldu. Macron tarafından atanan başbakanlar Michel Barnier ve François Bayrou hükümetlerinin düşmesi, bu iki siyasi zıt kanadın parlamentodaki oylamalarda ortak tutum almasıyla olmuştu. Macron’un merkezci ittifakının sandalye sayısının çoğunluğa yetmemesi, hükümetlerin hareket alanını daraltarak siyasi istikrarsızlığı derinleştirdi. Peki, erken seçim bu tabloyu değiştirebilir mi? Son anketlerde aşırı sağ yaklaşık yüzde 36, aşırı sol yüzde 17 düzeyinde görünüyor. Macron’un Renaissance’ın tek başına oy oranı ise tahminen yüzde 7 civarında. Bu tablo açıkça, güçlü muhalefet ve zayıf iktidar ile yönetme sürecinin zorlaştığını gösteriyor.

ERKEN SEÇİM ÇÖZÜM MÜ?
Erken genel seçim, güç dengelerinin yeniden şekillenmesini ve yeni hükümetin daha geniş bir siyasi destekle hareket etmesini sağlayabilir. Macron bunu sağlamak için 2024’te erken seçim yoluna gitti. Ancak bu fırsatı değerlendiremedi. Seçim sonrasında ortaya çıkan parçalı meclis yapısı art arda yaşanan krizlerin önünü açtı.
Bugün tartışılan erken seçim, yalnızca iktidarın konumunu güçlendirmek açısından değil, devletin yürütme mekanizmasının işleyişini yeniden mümkün kılmak bakımından da önem taşıyor. Mevcut parlamentoda çoğunluğun oluşturulamaması, hükümetin hareket alanını daraltıyor. Böylece halkın iktidardan talebi parlamentodan geçemiyor ve kısır döngüye giriliyor. Ancak hükümetin parlamentoda çoğunluğu elde etmesi de tek başına çözüm anlamına da gelmiyor. Asıl soru, bu çoğunluğun kamu harcamalarını kısmak için mi kullanılacağı, yoksa halkın ekonomik ve sosyal taleplerini karşılayacak politikaların mı öncelik kazanacağı.
Macron’un atadığı başbakanların 2024-2025 döneminde sunduğu bütçe taslakları parlamentoda kabul edilmedi ve hükümet krizlerine yol açtı. Söz konusu taslaklarda sağlık gibi alanlar dâhil kamu harcamalarının kısıtlanması öngörülüyordu. O günlerde, taslaklar kabul edilmiş olsaydı, bugünkü toplumsal hoşnutsuzluğun daha erken ortaya çıkması ihtimaldi, çünkü yine halk talepleri gözetilmemişti.

Diğer yandan, Macron’un ikinci ve son cumhurbaşkanlığı döneminde bulunması nedeniyle yeniden aday olması anayasal olarak mümkün değil. Partisinin de siyasi gücünü koruması ise mevcut koşullarda zor. Macron için seçime gitmek yerine, uluslararası düzende bir fırsat yakalayıp iç siyasette oylarını arttırma şansı ancak kurtarıcı olabilir o da ne kadar mümkün tartışılır.
AVRUPA FRANSA KRİZLERİ
Avrupa ekonomik modelindeki sorunlar Fransa’daki hoşnutsuzluğu besleyen unsurlar arasında. Turizm ve hizmet sektörlerinin büyümesi, tarımda ve diğer hizmet alanlarında çalışacak iş gücüne duyulan ihtiyaç, yaşlanan nüfus ve göçmen emeğine olan talep, konut ve kamu hizmetleri üzerindeki arz talep dengesini etkiledi ve baskıyı artırdı.
Daha açık ifadeyle; sanayi ve turizm gibi alanların genişlemesi bu sektörlerde çalışacak iş gücünü yani göçmen ihtiyacını doğuruyor. Sanayideki işçi, turizmdeki garson, bunları besleyen tarladaki çiftçi kim olacak? Tabii ki yaşlı nüfusu olan Avrupa göç almak zorunda. Peki göçmen gelince ne oluyor? 30 kişilik sınıf 45 kişiye, 1000 kişilik hastane 1500 kişiye, 1000 kişilik metro 2000 kişiye hizmet etmek zorunda kalıyor. Dahası, göçmenler evlere yerleşince, turistler günlük ev kiralayınca konutlar yetersiz kalıyor, kiralar fahiş artıyor huzursuzluk ve kriz kaçınılmaz oluyor. Devlet ne yapıyor? Kemer sıkma programı ile hastane gibi kamu hizmet ödeneklerini kısarak savunmaya yöneliyor, “alın size sosyal kaos”.

Avrupa’daki politikalarda, sanayi, turizm ve pek çok sektörde elitler kazanırken, mavi ve beyaz gömlekli halk yaşam zorlukları ile mücadele etmek zorunda bırakılıyor. Bu çerçevede Avrupa’daki siyasi tartışma, yalnızca bütçe açığı veya ekonomik büyüme meselesi olmaktan çıkıyor; sosyal devletin işleyişi, kamu kaynaklarının dağılımı ve halkın siyasi karar alma süreçlerinde ne ölçüde dikkate alındığı sorularını da içeriyor. Dolayısıyla sokak protestoları yalnızca tek bir bütçe tasarısına veya hükümete yönelik tepki olarak değil, ekonomik yükün toplum kesimleri arasında nasıl dağıtıldığına ilişkin daha geniş bir tartışmanın parçası olarak ortaya çıkıyor.
Bu noktada Macron yönetiminin karşı karşıya olduğu temel sorun, dış politikada üstlenilen sorumluluklarla içerideki ekonomik ve sosyal beklentiler arasında denge kurmak. Parlamentodaki siyasi tıkanıklık bu sorunlara çözüm üretilmesini zorlaştırıyor.
Sonuç olarak Fransa’daki kriz, ulusal siyasetin sınırlarını aşan bir boyut taşıyor. Avrupa’nın güvenlik öncelikleri, enerji politikaları, göç ve ekonomik modeline ilişkin tartışmalar, Fransa’da bütçe tercihleri ve toplumsal tepkiler üzerinden somutlaşıyor. Macron yönetiminin önündeki mesele, yalnızca parlamentodaki çoğunluk sorununu çözmek değil, aynı zamanda uluslararası önceliklerle Fransız halkının ekonomik ve sosyal beklentileri arasında sürdürülebilir bir denge kurabilmek.

